‘Ben damarlarımı kesmezdim çünkü...’
Web NTVMSNBC   
NTVMSNBC'yi açılış sayfam yap
Kültür Sanat
Filmler
Sinema
Müzik
Edebiyat
Sahne Sanatları
Sergi
Mimari
Arkeoloji
İstanbul Bienali
Orhan Pamuk - Nobel
Altın Portakal
Cannes
Video
Foto Galeri
Türkiye
Dünya
Ekonomi
Spor
Teknoloji
Sağlık
Kültür Sanat
Yaşam
Hava Yol
Yeşil Ekran
Eğitim
Moda
Otomobil
Doğuş Yayın Grubu
NTV
CNBC-e
e2
NTVSPOR.NET
NBA TV
NTV Radyo
Eksen 96.2
Radio N101
NTV Yayınları
N. Geographic
 
NTVMSNBC Anasayfa » Kültür Sanat » Edebiyat

‘Ben damarlarımı kesmezdim çünkü...’

‘Asılmayıp Beslenenler’ ve ‘Apoletli Adalet’ isimli kitaplarının ardından ‘Bizim Çocuklar Yapamadı’yla 12 Eylül’le hesaplaşmayı sürdüren Ertuğrul Mavioğlu, “Ben damarlarımı kesmezdim, çünkü gençler Evren’i ressam değil darbeci olduğunu biliyor” diyor.

 DİĞER HABERLER

  KÜLTÜR / SANAT - EN ÇOK OKUNAN HABERLER

Arzu Sak
NTV-MSNBC
Güncelleme: 11:10 TSİ 17 Eylül 2008 Çarşamba

İSTANBUL - 12 Eylül döneminde sekiz yıl hapis yatan Ertuğrul Mavioğlu Kenan Evren’in Cumhurbaşkanı sıfatıyla söylediği “Hainleri asmayıp da da besleyecek miyiz?” sözüne ‘acı bir gönderme’ yapan, 12 Eylül’ü sorguladığı ilk kitabı ‘Asılmayıp Beslenenler’de kendi yaşadıklarını döneme tanıklık edenlerin tanıklıklarıyla birleştirerek o dönemde hapishanelerde ‘kimsenin yüzlerini görmediği’ onbinlerce insanın yaşadıklarını anlatmıştı. İkinci kitabı ‘Apoletli Adalet’yle dönemin hakim ve savcılarının tanıklığına başvurmuştu. Şimdi İthaki Yayınları’ndan çıkan ‘Bir 12 Eylül Hesaplaşması’ başlığı altındaki kitaplarına ‘Bizim Çocuklar Yapamadı’ ile devam ediyor.
Haberin devamı

Son kitabınızın adını ‘Bizim Çocuklar Yapamadı’ koydunuz. Neden, anlatır mısınız?
Şimdi 12 Eylül aslında sadece Türkiye’deki darbecilerin kendi akıllarına gelip de Türkiye’de sağ-sol çatışmalarını ortadan kaldıralım, artık bu ülkeye huzur getirelim falan gibi bir mantıkla gerçekleştirilmiş değil. Bunun bir esas itibariyle Türkiye’de meydana gelen ekonomik daralma, sermaye darlığı, büyük sermaye kesiminin inanılmaz bir kriz içerisine girmesi bu kriz için üretmiş oldukları 24 Mart 1980 kararlı IMF reçetesidir. Bu reçetenin hayata geçirilmesinde karşısında çıkan toplumsal muhalefet engeli ve uluslararası konjenktürde Türkiye’nin ortadoğuda ve ABD politikalarını izlemesi için ABD politikalarının gereklerini yerine getirebilmesi için önemli bir işlev yüklenmesi gibi çok sayıda karmaşık sürecin bir araya getirildiği bir dönemin orta yerindedir.

Bize lanse ettikleri gibi “sağ-sol çatışması vardı, işte biz de bunları, akan kanı durdurmak için gerçekleştirdik” şeklindeki ifade tarzı koca bir yalandan ibarettir. Türkiye’deki 12 Eylül darbesi esas itibariyle büyük sermayenin ve Amerikan emperyalizminin darbesidir. Bu anlamda zaten bunun yıllardan beri ortaya çıkarılmış olan çok net bir kanıtı vardır. ABD Ortadoğu istasyon şefi Paul Henze darbeyi duyar duymaz ABD Dışişleri Bakanlığı Pentagon’u arıyor ve diyor ki ‘Bizim Çocuklar Yaptı’... Şimdi burada yapmak fiili gördüğünüz gibi 12 Eylül sonrasında yaşadığımız büyük vahşeti, zulmü, ölümleri, idamları, hak gasplarını, yasakları, kitap yakmaları, hepsini bir arada düşündüğümüzde iyi bir edim değil. Bizim çocuklar yapamadı evet, onların çocukları yaptı, bizimkiler yapamadı diyerek ben aslında bizim çocukları olumluyorum. İkinicisi bizim çocuklar yapamadı demek ‘yapabilirdi’ demek. Yani neyi yapabilirdi işte gördüğünüz bu kötü dünyanın içerisindeki kötü sosyoekonomik ilişkilerle boğuşan Türkiye yerine, daha iyi bir dünyada, daha iyi bir Türkiye’yi yapabilirlerdi demek. Yani biraz Paul Henze’ye karşı ve onun Türkiye’deki yaltaklarına karşı söylenmiş bir laftır bu.

Yapamadık bir özeleştiri de içeriyor mu? Yapamadık ama neyi yapabilirdik de yapamadık gibi?
Özeleştiriden öte ben esas itibariyle sorular sormaya gayret ettim ben ‘Bizim Çocuklar Yapamadı’nın tamamında. Yani bu sorular neydi, 12 Eylül sonrasında ortaya çıkan yalnızlaşmanın anlamı neydi? 12 Eylül sonrasında nasıl oldu da gecekondular hızlı bir şekilde apartmanlara dönüştü? Mahallelerdeki dayanışmalar nasıl oldu da birdenbire yokoluverdi? Eskiden komşunun külüne muhtaçken nasıl oldu da komşu komşunun başına muhtaç oldu, sadece üstüne basmak için mi? Eskiden fabrikalarda direnişler varken, sermaye sahiplerinin her dediği Allah’ın kelamı gibi hayata geçmezken, onun karşısında direnişler, bir muhalefet sözkonusuyken, büyük grevler varken nasıl oldu da birdenbire sendikal sistem çöküverdi? Ben aslında bunların cevalarını aramaya çalıştım. Geçmiş dönemde yani 12 Eylül öncesini kastediyorum. Özellikle Fatsa’da, Tariş’te, Artvin’de büyük direnişler, gecekondu mahallelerinde büyük direnişler gerçekleştirilirken insanlar ekonomik, demokratik hakları için mücadele ederken nasıl oldu da kaderlerine razı hale getirildiler? Aslında ben biraz bu soruları sorup, bu sorular üzerinden yanıtlar oluşturmaya gayret gösterdim ve ‘bizim çocuklar’ diye kastettiğim tabii ki bu ülkenin yoksul emekçi halkıdır.

Basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğü adına 12 Eylül bize ne kaybettirdi ve günümüzde 12 Eylül’ün düşünce özgürlüğü üzerinde etkilerini nasıl görüyoruz?
Türkiye’de özellikle son yıllarda Avrupa Birliği müttesebatı çerçevesinde gerçekleştirilen uyum yasaları reformlar ve benzeri bir takım ileri gibi gösterilmiş adımlardan yola çıkılarak Türkiye’de sanki insanlar artık sözlerini rahatça söyleyebiliyorlar; ’301. madde Adalet Bakanlığı’nın iznine bağlandı. İster izin verir ister izin vermez hadi bu sorun da aşıldı’ gibi birtakım söylemler özellikle liberal çevrelerde liberal sağ ya da sol özellikle çok yaygın ibr şekilde dile getirildi.

Ben şunu hatırlatmak istiyorum. Süleyman Demirel’in kendi siyasal yasaklılığı döneminde kullandığı en temel slogan ‘Konuşan Türkiye’ sloganıydı. Ne zaman ki Demirel’in yasağı kalktı, Demirel bir daha o cümleyi ağzına almadı. Aynı şey şu andaki 301. madde için de geçerli. 301. maddenin Adalet Bakanlığı’nın iznine bağlanması özellikle liberal çevrelerin sizin hakkınızda kolay kolay dava açılmaz, kolay kolay soruşturma yapılmaz teminatıdır. Ve bu teminat onlar için yeterli oldu. Oysa öyle mi, iddia ediyorum, bir istatistik yapılsın. F tipi cezaevlerinde bugün yatan gençlerin yüzde sekseninin üzerindekiler hiçbir eylem yapmadıkları halde orada yatmaktalar. Sadece işte örgüt üyesi oldukları gerekçe gösterilerek, evlerinde bilmem ne yayını buldukları gerekçe gösterilerek vesaire... Bu nasıl düşünce özgürlüğü?

Düşünce özgürlüğü sadece üç beş liberalin söz söyleme yazı yazma özgürlüğü müdür? Bu ülkede eğer insanlar ki, ben esas itibariyle bütün kitaplarımda tarihi bu yönden okumaya çalışan bir insan olarak söylüyorum, hakikaten bu tabloya sırtını dönen bir toplum aslında içten içe acı çekmektedir. Çünkü o toplumun içerisindeki çocuklardır bunlar. Onlar da bizim çocuklarımızdır.

Toplumsal irade oluşmadan 12 Eylül aşılamaz diyorsunuz? Nasıl aşabiliriz 12 Eylül’ü?
12 Eylül’ün aşıldığına dair benim gözümdeki belirti Avrupa Birliği dolayısıyla ortaya çıkan reformalar falan değil. Ben şunlara bakıyorum çok somut olarak, bu ülkede neler yaşanıyor? Her gün insanlar ölüyor mu bu ülkede, özellikle doğu bölgesinde? O halde 12 Eylül aşılmamıştır. Hala JİTEM tarzı örgütlenmeler var mı, hala kontrgerillanın varlığından bunun gizli silah depolarından bahsediyor muyuz, Ergenekon’uyla, Susurluk’uyla hala bunlarla boğuşuyor muyuz, o halde 12 Eylül aşılmamıştır. Ve bu boğuştumuzun sonucunda hiçbir sonuç elde edemiyor muyuz? İşte o zaman 12 Eylül devam etmektedir.

12 Eylül öncesinde yaklaşık olarak 44 milyon nüfusa yaklaşık 1.5 milyon sendikalı varken, şimdi 75 milyonluk Türkiye’de 800 bine düşmüşse sendikal örgütlenme biz hala 12 Eylül’le yüzleşmemişiz demektir. Bunun niye söylüyorum çünkü bütün bu süreç 12 Eylül’le birlikte katmerlenerek bu ülkenin ensesine bir boza olarak pişirildi ve hala da pişirilmeye devam ediyor. İşte bu yüzden söylüyorum ben bunları. Diyorlar ki; işte darbeciler Şili’de yargılanıyor, Arjantin’de yargılanıyor, peki Türkiye’de niye yargılanmıyor? İşte benim cevabım da o. Bu toplumun emekçi, yoksul kesimleri için yakıcı bir ihtiyaç haline dönüştüğünde, bu da onların bilinç anlamında kendi sınıfsal çıkarlarına artık sahip çıkabilecekleri anlamına gelir ki o zaman 12 Eylül’cülerin yargılanması bile yetmez. Onlar kuşkusuz çok daha başka taleplerle ortaya çıkacaklardır, 12 Eylül’cülerin yargılanması dahil olmak üzere.

Sonuç olarak şunu söyleyeyim: 12 Eylül ne zaman biter? Benim birtakım hayallerim var, örneğin Taksim’de 12 Eylül döneminde yıllarca hiç yapılmayan bir mitingi son derece serbestçe barışçıl bir şekilde halaylarımızla kutlayabildiğimiz zaman 12 Eylül aşılmıştır diye düşünürüm. F tipi cezaevleri boşaldığı zaman 12 Eylül aşılmıştır diye düşünebilirim. Ama onun dışında işte üç beş darbeci hakkında birileri birtakım sözler söylemiş ve asla yargı sanık sandalyesine oturtamamış, bu şartlar altında hala anayasanın geçici 15. maddesi, yani cuntacıları koruyan yasalar hala dimdik ayaktaysa, 12 Eylül’ün aşılmış olmasından söz etmek bu ülkede ham hayaldir.

Baskın Oran’ın NTVMSNBC’de çıkan bir söyleminde diyor ki, “Eğer bugünkü gençlik 12 Eylül’ü biliyorsa ben damarlarımı keserim” Siz buna inanıyor musunuz? Ve eğer katılıyorsanız öyleyse neden bilmiyorlar? Bu da bir strateji midir? İçi boşaltılmış bir 12 Eylül mü yaratılmaya çalışılıyor?
Ben Baskın Oran’a tamamen katılmıyorum, kısmen katılıyorum. O demiş ben damarlarımı keserim, ama 12 Eylül’den sonra çok güçlü bir dibe vuruş yaşandı. Toplumsal muhalefette ama şimdilerde yavaş yavaş bu ülkedeki ilişki ve çelişkilerin yeni bir toplumsal muhalefetin ipuçlarını ortaya çıkarttığını görmeye başladım. Ben ‘Asılmayıp Beslenenler’i yazarken, bir dönem ben bu kitabı kim için yazıyorum diye sordum kendime ve uzun süre cevap veremedim. Yaklaşık altı ay kadar yazmayı bıraktım. Ve daha sonra şöyle ikna oldum: Ben lise çocukları için yazıyorum, üniversiteye yeni başlamış çocuklar için bu ülkenin tarihiyle tamamen kopartılmış olan çocuklar için. Yani mutlaka bizim kadar o dönemi yaşamadıkları için bütün ayrıntılarıyla bütün detaylarıyla bilmiyorlar ama Kenan Evren’in de bir ressam değil bir darbeci faşist olduğu konusunda fikirleri olduğuna eminim.

Özellikle son kitabınızda daha edebi bir anlatım şekli kullanıyorsunuz ve liderleri değil sıradan militanları başkarakterler yapıyorsunuz. Bu seçimlerden biraz bahseder misiniz?
Kitabın bir ana anlatıcısı var. Bu adam 12 Eylül döneminde ilk etapta hapiste yatmış, aşağı yukarı 85 yıllarında dışarılarda dolaşmaya başlamış ve büyük bir yalnızlık rüzgarı esmiş adamın suratına ve sorular sormaya başlamış, Bizim başımıza gelen ne, gerçekten ne? Gecekondular, apartmanlarla dolamaya başlamış, sendikalar kapatılmış, geri kalan sendikalar da aslında işlevsizleştirilmiş, öğrenciler okullarında hakikaten toplumsal sosyal sorunlarla uğraşmayı tamamen bırakmışlar ve hepsi derslerine dönmüşler, bir an önce mezun olalım derdi içerisindeler. Peki bunların hepsi 12 Eylül öncesinde bu kadar yükselen bir toplumsal muhalefet varken şimdi nasıl böyle oldu? Bunun tek sebebi zorbalık mı? Tek sebebi insanların katledilmesi ve bu katliamlar sonucunda korkutulması mı? Bu soruların hepsine ortak yanıt olarak ‘evet’ diyor, ama diyor o kahramanlar: ’12 Eylül sadece bir asker darbe değildir, aynı zamanda büyük sermaye darbesidir.’ Ve Türkiye 1980’lerde bu üç beş faşistin aklına gelmeyecek şekilde küresel kapitalizmin gelişmesinde bir eklenme süreci yaşıyor.

Aynı dönem, 1980’li yılların başında Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da, Amerika’da, bu gelişmiş kapitalist ülkelerin hepsinde sendika üyeliklerinde çok sert düşüşler yaşandı. Benzer dışı Türkiye’de ekonomi dışı zor mekanizmalarıyla, yani darbe yoluyla yapıldı. Türkiye’deki o düşüş oranlarıyla belki gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sendikalılardaki düşüş oranları birbirine neredeyse denk. İnsan soruyor, bu beş tane general nerden akıl etti de, küresel sermayenin bu muhteşem buluşunu, ki bu buluş değildir, ekonomi içi zor yöntemleriyle sermayenin demonte özelliğini, yatırım özelliklerini, örneğin İngiltere’deki bir yatırımı söküp bir gecede Fas’a yerleştirip oradaki ucuz emekle buluşturması gibi. O ucuz emek de İngiliz işçisine tehdit oluşturduğu için, İngiliz işçi sınıfı geri adım atmaya başlıyor. Hak taleplerini daha alçak sesle dile getirmeye, sendikalarından uzaklaşmaya başlıyor. Aynısı Türkiye’de oluyor, ama gelişmiş kapitalizmin marifeti değil bu. Tam tersine sermayenin emrindeki cuntacıların marifeti. Ben de bunu kastediyorum. Yani Türkiye’deki darbe sadece bira askeri katliam, zorbalıkla sınırlandırılabilecek bir özelliğe sahip değil, tam tersine komplike, küresel kapitalizmin Türkiye’ye eklenmesiyle alakalı olan birşey. Bu daha sonraki yıllarda Özalizm diye, ihracata yönelik sanayileşme adı altında, serbest bölgeler kurularak, ucuz işçi cennetleri yaratılarak sağlandı zaten. Ve geçen yıllar içerisinde dikkat edin sendikal hareket hala belini doğrultabilmiş değil, çünkü kökeninde böyle bir gerçek var.

Karakterlerim evet sıradan insanlar, sıradan militanlar, bu insanlar mümkün olduğunca hapse girmemiş ya da hapse geç girmiş. Bu tercihimin sebebi de şu: Ben merak ediyordum 12 Eylül’ün hemen sonrasında ne oldu? İnsanlar nasıl karşıladılar, ne yaşadılar, aslında kitap biraz da bunu anlatıyor. Asla kitabın içerisinde bir ‘ah vah’ bulamazsınız, biraz da şöyle bir ‘ah vah’ var sadece, biz keşke şunu şöyle değil de böyle yapsaydık, keşke bizim başımıza bu felaket daha geç gelseydi de biz daha iyi algılar durumda olsaydık, keşke o dönemde yaşımız birkaç yaş daha büyük olsaydı kafamız daha çok çalışıyor olsaydı ve her tarafımızı sarmalamış olan faşist katliamlar keşke başımıza bu kadar fazla gelmeseydi de biz halkla bütünleşmenin yollarını formüllerini daha iyi arayıp bulur olsaydık. Keşkeler varsa kitabın içerisinde keşkeler budur. Biz yanlış yaptık keşkeleri değildir. Çünkü yanlış yapılan hiçbirşey yok, iyi bir dünya istemek, kitabın kapağını da gösteriyim bven size, bir işçi, bir belediye işçisi açlın zulmün olmadığı bir dünya için sloganının üzerini siliyor, açlık çeken belediye işçisi, zulme uğrayan belediye işçisi, ve aslında silerken kendi üstünü de boyamaya başlıyor, kendini de siliyor , kitap bu. Kitapta başka bir keşke yok, çünkü ben öyle hissetmiyorum açık söyleyeyim. Ama keşke halkla bütünleşmenin bir yolunu bulabilseydik de Türkiye böyle bir zulüm ülkesi olmasaydı, büyük bir sömürü ülkesi olmasaydı. Temelde isteğim bu.

Sizin yazdığınız eserler birer tanıklık eseri. Sizce tanıklık etmemişler 12 Eylül gerçeğini anlatabilirler mi?
Bu bir iç sestir. Tanıkların hepsi ve ben, bir samimiyet olgusu. Dikkat edin benim kitaplarımda kimse kendini bir kahraman yerine koymaz, kimse kendisini övmez çünkü esas itibariyle o zaten namuslu ahlaklı dürüst olan bir insanın yapması gereken birşeyi yapmıştır, doğal olanı yapmıştır. Ve bu anlamda büyük bir samimiyet vardır kitaplarım içerisinde, bütün tanıklarımın hepsine sahip çıkıyorum ve hepsi de samimiyetle anlattılar bütün yaşadıklarını ve başlarına gelenleri. Şimdilerde moda dışarıdan ahkam kesmek. Osman Akınhay Radikal’e yazdı bunu. Aslında olayların çok da içinde olmayanlar, çoğu da 12 Eylül sürecini atlayıp, sol yenildi, sol akılsız sol beceriksiz gibi söylemlerde bulunuyorlar. Bu tür söylemler özellikle liberal kesimlerde çok yaygın hale gelmeye başladı. Biraz da biz de böyle kitaplar yazarak bunlara ‘dur’ demek istiyoruz.

“Krzysztof Kieslowski gerçek gözyaşlarından, yani gerçeğin kendisinden korktuğu için belgesel film çekmeyi bırakıp sinemaya döndüğünü söylemişti. Biraz ilaç, biraz makyaj işte size gözyaşları ve ağlayan bir yüz... Oysa gerçek gözyaşları korkutucudur, cevaplanması gereken sorularla, dolayısıyla ahlaki bir sorunla karşı karşıya getirir insanı, tarafsız kalamazsınız gerçeğin karşısında, sizi konum almaya zorlar.” (Kitabın arka kapağından)

ERTUĞRUL MAVİOĞLU’NUN YAŞAMI
Ertuğrul Mavioğlu, 1961’de Adapazarı’nda doğdu. 1978’de kazandığı İİTİA Gazetecilik Yüksek Okulu’ndan 12 Eylül Darbesi sebeiyle 8 yılda mezun oldu.Şu anda gazetecilik yapan Mavioğlu, öncesinde iki kez hapse girdi.

1980-1984 arası yılları içeride geçirdi. Dört yıl sonra döndüğünde; “adını değiştirdikleri okulunu, duvarlarını yazıladığı kentin sokaklarını, sokaklarda yürüyen insanları ve eski arkadaşlarını tanımakta zorlandı. İçinden darbe geçen ülkesine bir daha hiç alışamasa da, onu asla bırakmadı.”

1987’de yeniden hapse atıldığında 26 yaşındaydı. Dört yıl daha yattı.

‘Asılmayıp Beslenenler’ (2004) ve ‘Apoletli Adalet’ (2005) ve ‘Bizim Çocuklar Yapamadı’ adlı kitapları bulunan Mavioğlu, 2005 yılında ‘Apoletli Adalet’le Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin ‘Yılın Gazetecisi Ödülü’nü kazandı.

 

Bu habere oy ver
Düşük
1 Puan 2 Puan 3 Puan 4 Puan 5 Puan 6 Puan 7 Puan 8 Puan 9 Puan 10 Puan
Yüksek
     •  En çok puan alan haberler

Yazdır Gönder Görüş yaz/ oku

                        Bu habere henüz yorum yapılmamış


Ana Sayfa | Türkiye | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür Sanat | Doğal Hayat | Eğitim | Moda
Spor | Hava Yol | İletişim | Yardım | İzleyici Görüşleri | Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları