Bir defter al, her gün duyduklarını yaz. Eminim ki mektupların kadar güzel olacaktır
(Piraye)
İnsanların arasından ayrıldığım vakit karaya vurmuş hazin bir palamuda benzerim.
(Nâzım Hikmet)
Eylül ayında Yapı Kredi Yayınlardan (YKY) çıkacak Öteki Defterlerle ilgili yayınevi notları ve defterlerden alıntılar:
Dört defter tutan Orası, hapishane ortamını ustalıkla betimleyen, birbirinden ilginç çok farklı tiplerin birarada anlatıldığı bir roman. Buradaki kişilerin ve olayların ne kadar gerçek olduğunu Nâzımın hayatını yakından bilenler görebilir. Yani hem kendisinin hem Pirayenin izini sürmek, sözü edilen bazı siyasi olayları tarihi gerçeklerle karşılaştırmak mümkün.
Bir deftere dört bölümü yazılabilmiş Zeytin ve Üzüm Adası, İmroz adasında geçen, kısa ama roman kıvamında bir anlatı.
Adını Bayram koyduğumuz isimsiz metinde 1930lu yılların Yüksekkaldırım ve Tünel çevresinin renkli dünyası, mübadelenin bıraktığı izler bütün güncelliğiyle aktarılıyor.
 |
| Nâzım Hikmet ve Piraye |
Pirayeye hitaben yazıldığından, adını Pirayeye koyduğumuz son metinde ise Nâzım, hapishanedeki düşlerini güçlü imgelerle, bir mektup sıcaklığıyla vermiş.
ORASI ADLI YARIM KALMIŞ ROMANDAN PASAJLAR...
Sübyan kısmıyla beraber komunistler de avluya çıkarılmıştı. İçlerinden biri, Cemal Mahir, arkadaşlarından ayrıldı. Cemal Mahir muharrirdi. İnce balmumundan yüzünde simsiyah kaşları şeytancasına yukarıya doğru çekikti ve tevkifhaneye girdikten sonra bir gün, belki canı sıkıldığı için, belki de Lenini düşünerek çenesinde kırmızısı bol, sivri bir sakal bırakmıştı.
Musa Ağanın başına toplanan çocuklara sokuldu. Piç Memeti dinledi ve sordu:
- Senin suçun ne?
- Hırsızlık. Ne olacak?
- Hiç... Öyle sordum. Anan baban yok mu?
- Var. Dünyaya zembille inmedik ya. Babam Bursada şofördü. Ama birbirimizi kaybettik. Ne soruyorsun? Akraba mı çıkacağız?
Kürt Musa, Piç Memeti azarladı.
- Ulan doğru cevap versene. Bey gazeteci. Belki seni yazar.
(.........)
 |
|
Ressam Halim, kadınların bugün ya süs ya yük hayvanı halinde kullanıldıklarını, herşeyin aslında kadın için de iktisadi kurtuluşun bulunduğunu, kadınla erkek arasında cinsi, ahlaki musavata taraftarlığını söyledi. Ve bunları söyleyen adam gençti, uzun boyluydu, ihtiraslı ve kuvvetliydi. Belki işte bütün bunlardan dolayı bir yaz gecesi, ay ışığından ibaret bir denizin üstünde, bir sandalın içinde ve sahilde, uzaklarda yanan ışıklar, söylenen şarkılar arasında Hatice genç anne memelerini Ressam Halimin sıcak ellerine bıraktı. Ertesi sabah pişman olmadı. Halimi delicesine sevdiğini zannetmiyordu ama Mısırdaki kocasını aldattığı da bir an bile aklına gelmemişti.
(........)
Ziyaretçiler gittiler. Cemal Mahir fırsatını bulup görüşme yerinin bir an açık kalan kapısından karısını kucakladı. Ressam Halim, Haticenin gidişini seyretti. Tornacı Aziz gelen erzakları ve çamaşırları didik didik eden Yusuf Babaya çıkıştı. Ve sekiz komunist, Selamiyle Mehmet oğlu Mehmet de dahil, Cemal Mahir, Tornacı Aziz, Saatçi Kerim, Ressam Halim, Mimar Ali ve Nuri, bayram yerinden dönen çocukların sevinçli mahzunluğuyla, ellerinde paketler ve kese kâatları avluyu geçerek Localara girdiler.
ZEYTİN VE ÜZÜM ADASI ADLI BÖLÜMDEN...
 |
|
-Yok. Ankarada yengeç yok. Ankarada deniz yok. Ama deniz yalnız Ankarada yok sanma. Başka yerlerde de deniz yok. Oraları hep toprak. Toprak, toprak, toprak. Gider gidersin, toprak. Deniz bir bitti mi toprak başlıyor. Artık bir daha deniz yok. Dere var, çay var, deniz yok. Toprak. Ne kadar çok toprak, deniz kadar. Şu gördüğün denizi kurut, toprakla doldur, işte öyle. Belki denizden daha çok toprak. Kimisi sarı, kimisi kırmızı, kimisi bizim adanınki gibi. Buradan giderken denizi bir günde tükettik. Toprağa çıktık. Ankaraya kadar toprak bir haftada tükenmedi. Daha bir hafta bir ay gitsen tükenmez diyorlar.
PİRAYEYE ADLI BÖLÜMDEN...
 |
|
Şimdi bunları ot yatağa o ilk uzanışımdan üç ay sonra yazmaya başladığım için o akşam saatlerin hesabını bitirince daha ne gibi işlerle uğraştığımı iyice hatırlayamıyorum. Fakat mutlaka düşünmüşümdür. Hareket hürriyetinden mahrum edildiğim zaman sınırsız bir düşünce hürriyetine kavuştuğumu ve böyle günlerimde resim seyreder, ses duyar, hatta yemiş yer gibi düşündüğümü sana birçok defalar söylemiştim. Herhalde o akşam da bu eski iptilaya tekrar kavuşmamın zevkiyle işin sefahatına kadar varmışımdır. Buna eminim.
(.......)
Soğuk. Soba sönmüş. Dar, uzun battaniyemin altında yapayalnızım. Halbuki bilirsin ki ben en iyi yazılarımı sokakta kalabalığın arasında dolaşarak yazmışımdır, evde okuduğumu anlamak için çocuklarımın gürültüsüne muhtacım ve insanların arasından ayrıldığım vakit karaya vurmuş hazin bir palamuda benzerim.